Türkiye İyiliğe Kucak Açan Ruhunu Koruyor

 

Alman televizyonunda Can Dündar ile Edzard Reuter’in konu edildiği “Çalınan Vatan” adlı 40 dakikalık belgesel gösteriminde, bugünün Türkiye’si, Hitler döneminin Almanya’sına benzetildi. Edzard Reuter, 2. Dünya savaşı sonrası Berlin’in ilk Belediye başkanı seçilen sosyal demokrat Ernst Reuter’in oğlu. Programın amacı Hitler-Erdoğan, Dündar-Reuter benzetmesi yaparak Sayın Cumhurbaşkanımız aleyhinde uzun süredir devam eden kara propagandaya yenisini eklemekti.

 

 

Türkiye’de 2013’den bu yana devam eden hadiseleri yakından takip edenler için zorlama benzetmelerle tarihi gerçekliklerin birbirine karıştırıldığı bu yayın Türkiye gündemine uzak izleyicinin bilinçaltındaki siyasi travmalar ile duygusal tepki oluşturmayı amaçladığı ortada. ‚İstanbul benim için dünyanın en güzel şehri’ diyen ve Türkiye’yi ikinci vatan olarak gören Edzard Reuter’in Can Dündar’ın propaganda yayınına malzeme yapılması üzücü. Günümüzde milyonlarca mülteciye umut ve güç verdiği gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında da Türkiye 1933 sonrası yaklaşık bin Yahudi ve Hitler karşıtı kişi için güvenle sığınabilecekleri liman oldu. Yaklaşık yüz yıl sonra gururla ifade edilebilir ki Türkiye’nin iyiliğe kucak açan ruhunda hiçbir değişiklik olmadı.

 

Türkiye, Batılıların da  güvenli limanı

Hitler döneminin entellektüelleri ve demokratlarının Türkiye’ye sığınması özellikle günümüz Avrupasında neredeyse hiç konu edilmeyen ve unutulmaya yüz tutmuş tarihi vaka. Türkiye’de ise Hitler dönemi Almanyası klişe yaklaşımlarla, genel kabüllerle ele alınıyor. Halbuki yaklaşık bin Hitler karşıtının hayatında dönüm noktası oluşturan tarihsel sürecin bugünün Batı-Türkiye ilişkilerinde öğretici çok yönü var. Karşıtlık ve farklılıklar üzerinden değil, çoğulculuk ve etkileşim üzerinden yaklaşıldığında Türkiye-Avrupa ilişkileri derin tarihsel ve toplumsal ilişkiler ağı olarak büyük zenginlik oluşturuyor. Türkiye’nin kaderi bu! Dün umut olduğu gibi bugün de her zamankinden fazla umut olmayı sürdürüyor. Dahası bu umut hiçbir zaman da değişmeyecek. 

 

1933-1938 yılları arasında yaklaşık 150 bin Yahudi ve siyasi muhalif Almanya’yı terk etti. Hitler’in sağ kolu, Nazi polisi (Gestapo), güvenlik ve istihbarat (SS-Koruma timi) kurucusu Heinrich Himmler’in 18 Ekim 1941’de çıkardığı düzenleme ile Yahudilere göç etmek yasaklandığında Almanya’da yaşayan Yahudilerin neredeyse yarısı mülteci olarak başka ülkelere göç etmişti. 1933 yılında akademisyenler ve entellektüeller için ilk güvenli liman Türkiye oldu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk İsviçreli Profesör Albert Malche’i Türkiye’ye davet ederek Maarif Bakanlığı için hazırladığı rapor doğrultusunda ilk üniversite reformunu hayata geçirdi. O dönemde uygulanan üniversite reformu ağırlıklı olarak Almanya Üniversite modeli temelinde gerçekleşti. Osmanlı döneminin 1863’te İstanbul’da kurulan ilk modern üniversitesi olan Darülfünun 31 Temmuz 1933’te kapatılarak 1 Ağustos’ta İstanbul Üniversitesi açıldı. Aynı yıl içerisinde Ankara’da üniversite düzeyinde eğitim veren Yüksek Ziraat Enstitüsü, 1944’de İstanbul Teknik Üniversitesi ve 1946’da Ankara Üniversitesi bu model doğrultusunda kuruldu. Yasal değişikliklerle beraber öğretim kadrosunda da yeniliğe gidildi, genç Cumhuriyette yapılan eğitim reformu Almanya’da kendi alanında isim yapmış akademisyenler için fırsat oluşturdu. 1934 yılında Filistin, 1936’dan sonra ABD, Hitler Almanyasından kurtuluşun adresi oldu. 

 

1935 yılında çıkartılan Nürnberg Yasaları bayrak, vatandaşlık ve Alman Kanını ve Onurunu Koruma Yasası olarak bilinen üç ayrı yasadan oluşuyordu. Yahudiler bir gecede vatandaşlıktan doğan siyasi haklarını, temel insan haklarını ve özgürlüklerini kaybetmişti. Milyonlarca insanın soykırıma uğramasının yolu hukuki olarak açılmıştı. İnsanlar aşağlık ırka mensup olarak sınıflandırılıyor ve daha sonra toplama kamplarında öldürülüyordu. 20 Ocak 1942’de Hitler’in partisi NSDAP yönetimi Wannsee Konferasında ‚Yahudi sorusunun nihai çözümü’ olarak Yahudi toplumunu imha etme kararı aldı. 1939’da Avrupa’da dokuz Milyon Yahudi yaşarken bu sayı 1945’de üç buçuk Milyona düşmüştü. Yaklaşık beş buçuk Milyon Yahudinin öldürülmesi Nazi Almanyasının soykırım politikasının sonucuydu. Avrupa’nın Hitler’in kurduğu ölüm kampları aracılığı ile engelli, hasta, yaşlı, siyasi muhalif ve Yahudi mezarlığına dönüştüğü yıllarda Türkiye hayatta kalmak isteyen akademisyenlere umut oldu.

 

Türkiye’ye gelenler arasında Reuter da var

O dönem Türkiye’ye gelenler arasında ikinci dünya savaşı sonrası Berlin’in ilk belediye başkanı seçilen Ernst Reuter da vardı. Ernst Reuter 1935-1946 yılları arasında T.C. Ulaştırma Bakanlığına danışmanlık yapmış ayrıca Ankara Üniversitesi’nde siyaset, yerel politika ve kent planlaması dersleri vermiştir.  Aynı dönemde İstanbul Hukuk Fakültesi’nin kurulmasına öncülük yapan ve Türk ticaret yasasına büyük katkı sunan Ernst E. Hirsch, hükümete ekonomi politika danışmanlığı yapan ve 1933-1951 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde ekonomi dersleri veren Fritz Neumark, 1933-1949 yılları arasında İstanbul Üniversite’sinde ekonomi tarihi dersleri veren Alexander Rüstow, 1946’da Orhan Tuna ile ilk Türk sendikasını kuran ve İstanbul Üniversitesi’nde iktisat dersleri veren Gerhard Kessler ve Wilhelm Röpke, 1938’de İstanbul Üniversitesi’nde kanser çalışmaları enstitüsü kurarak yöneticiliğini yapan Sigfried Oberndorfer, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde ders veren Bauhaus mimarlarından Bruno Taut, heykel sanatçısı Rudolf Belling, Ankara Devlet Konservatuarı’nın kurulmasnda önemli rol oynayan, Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasını reorganize eden müzisyen Paul Hindemith, Eduard Zuckmayer, Ernst Praetorius, Carl Ebert ve Licco Amar, Büyük Millet Meclisi’nin mimarı, başkentin imarında önemli rol oynayan ve İstanbul Teknik Üniversite’sinde ders veren Clemens Holzmeister, 1936-1948 yıllarında Ankara Üniversitesi’nde Arkeoloji dersleri veren Hans Gustav Gütebock, edebiyatçı Erich Auerbach ve Leo Spitzer, mimar ve şehir planlamacıları Martin Wagner ve Margarethe Schütte-Lihotzky gibi Avrupa’nın en iyileri Türkiye’deki akademik, sanatsal ve kültürel hayatı doğrudan etkiledi ve şekillendirdi.

 

Nazi Almanya’sından kaçan bu entellektüeller Türkiye’de birkaç yıl kalacaklarını düşünmüşlerdi ancak bazıları altı yıl ile 15 yıl arasında, bazıları ise 20 yılın üzerinde kaldı. Dönemin milli eğitim bakanı Reşit Galip Nazi Almanyası’ndan gelecek olanlara şu sözler ile güvence veriyordu: ‚İster özgür olsun, isterse toplama kampı veya hapishaneden gelsin, Türkiye’nin davetini kabul edenler Cumhuriyetin memuru olarak görülecek ve Türk koruması altında olacaktır’. Profesör Gerhard Kessler anılarında Türkiye’ye kabul edilmesiyle ilgili “asil ve şövalye ruhuna sahip Türk ulusuna bana bu imkanı tanıdıkları için ebediyen müteşekkir kalacağım” demiştir.

 

Can Dündar üzerinden oluşturulan algı

Almanya ile Türkiye’nin yakın tarihinde önemli ve kıymetli bir dönemi simgeleyen bu kişilerin yaşadıkları ile devletin gizli belgelerini ifşa eden ve 5 yıl 10 ay hükum giyen Can Dündar ile nasıl bir bağlantı kurulabiliyor düşündürücü. 2003’den bu yana Türkiye’de temel insan hakları, özgürlükler, azınlıkların konumu, farklı toplum kesimlerin hukuksal ve toplumsal eşitliği anlamında onca yol kat edilmişken bugünün Türkiye’sini 30’lu yılların Almanya’sı ile kıyaslamak tarihsel çarpıtmalara bürünmüş kötü niyetten öteye geçemez.

 

Reuter konuşmasında ‚Türk dostluğunun ne olduğunu biliyorum, o sebepledir ki her firsatta ve inananarak Türkiye’nin ikinci vatanım olduğunu ifade ediyorum’ diyor.  Edzard’ın babası Profesör Ernst Reuter Türkiye’de bulunduğu sürece siyasi çalışmalarına devam ediyor ve sürgünde olan diğer akademisyenler ile Alman Özgürlük Birligi`ni kuruyor. Reuter ailesi Türkiye’de geçen 11 yılın ardından 1946’da Almanya’ya dönüyor. Sosyal Demokrat Ernst Reuter yıkık bir ülkede, yerle bir Berlin`e belediye başkanı oluyor. Milyonlarca mülteciye kucak açması, şehri yeniden inşa etmesi gerekiyor. Siyasi muhalifleri Reuteri ilk başta Berlin`i Türk mü yönetecek diye eleştiriyor ancak bu eleştiriler uzun soluklu olmuyor. Toplum içinde saygın kişiliği olan Reuter 1948’da Almanya tarihine damga vuracak olan konuşmasında 350 bin kişiye „dünyanın halkları, bu şehre bakın, bu şehirden ve bu halktan vazgeçmemeniz gerektiğini, vazgeçemeyeceğinizi anlayın“ diyerek sesleniyor.

 

‚Özgürlük, göklerin insanlara hediye ettiği birşey değildir, özgürlük insanların onun için her gün mücadele etmesi gereken bir kazanımdır’ diyen Ernst Reuter’i kendi çıkarı için suistimal eden Can Dündar, 15 Temmuz’da özgürlüğü ve bağımsızlığı, vatanında onurlu yaşamı için canını feda eden 251 şehidimizi, binlerce gazimizin mücadelesini hiçe sayıyor. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası teröre karşı yürütülen mücadeleyi Hitler Almanya’sının masum insanları toplama kamplarında gaz odalarında katletmesine benzeten Can Dündar akla ziyan yaklaşımı ve mağduriyet edebiyatı ile ancak kendini ve Türkiye gündemine yabancı Alman kamuoyunu yanıltabilir.

 

Neredeyse her gün şehitlerin geldiği bir ülkede PKK terörünü savunmak, Almanya’da terör saldırısı olduğunda teröristleri savunmaktan farksız. Terörü savunmak, devletin gizli belgelerini ifşa ederek terör odaklarına hizmet etmek hukuk devletlerinin hepsinde suç olduğu gibi Türkiyede de suç teşkil etmekte. Böyle bir suça bilerek ve isteyerek bulaşan sonucuna katlanmasını da bilmeli.

 

Anahtar Kelimeler: Türkiye İyiliğe Kucak Açan Ruhunu Koruyor