Bulgur pilavı

Bulgur Pilavı

 

Hani an vardır ya, kıymetini sonradan anladığımız, çoktan yaşanmış günlere doğru yol aldığımız mazi gibi… Tozlu bir kitap arasında yılların hengâmesine dayanamayıp yıpranmış takvim yaprakları gibi… Hatırasını her daim yüreğimizin en müstesna yerlerinde sakladığımız yaşanmışlıklar gibi… Bir zamanlar terk etmek istediğimiz diyarlara, şimdi geri dönmek istesek de dönemediğimiz gibi… Lezzetinin farkına yıllar sonra vardığımız "Bulgur Pilavı" gibi...

 

Yıllar önce yaşadığı bir depremle yerle yeksan olmuş, rüzgârı tozlu, yolları çamurlu, bağları ve bahçeleri verimli, Kelkit çayıyla can bulan, toprak yollarında oyunlar oynanan, yollara sarkmış meyveleri taşlanan, dutları silkelenen, körpecik bedenlerin tuğla ocaklarında piştiği, tütün, bamya, mısır, ekin, sebze ve meyve bahçelerinde genç kızların türküler söylediği, yaylalarında tüyü  bitmemiş delikanlıların hayvanlar otlattığı, Anadolu'nun küçük ama yeşilliklerle bezenmiş güzel bir şehri olan Erbaa'da geçti benim çocukluğum.

 

80'li yılların sonlarında başladı ilkokul hayatım. O yıllar siyah önlüklerin revaçta olduğu, mavi önlüklerin henüz piyasaya çıkmadığı yıllardı. Ayakkabılarım kara lastikti. Okullu olduk diye alınan beyaz lastikler ise övünç kaynağım olmuştu. Okul, evden pek de uzak değildi. Okula evimizin önünden geçmekte olan küçük su kanalına eşlik eden, kenarlarında kavak, söğüt, dut ve erik ağaçlarının bulunduğu toprak yoldan gidilebiliyordu. İki ablam da aynı okula gitmişti. İlkokul öğretmenim büyük ablama da öğretmenlik yapmıştı. Annemi ve babamı tanıyordu. Ablam başarılı bir öğrenciymiş. Ancak babamın geçirmiş olduğu rahatsızlık nedeniyle eğitim hayatına devam edememişti. İlkokul öğretmenimin bana daha fazla ilgi ve ehemmiyet vermesi belki de bu yüzdendi.

 

Başarılı bir şekilde geçen ilkokul hayatımdan sonra İmam-Hatip Lisesinin orta kısmına kaydolmuştum. Henüz 90'lı yılların başıydı. Bu yıllarda İmam-Hatip Liselerine sınavla öğrenci alınmaktaydı. Sınava beş bin öğrenci müracaat etmişti. Ancak bu öğrencilerin sadece üçte biri okula kayıt yaptırabilecekti. Mahallede ben ve arkadaşlarımdan yaşça büyük bir abimiz vardı. Kendisini örnek alırdık. Bizimle oyunlar oynardı. Kendisi ahlakıyla nam salmış, ideal sahibi bir liderdi. Hep yeni bir fikri ve sorunlara bulduğu farklı çözüm yolları vardı. O da İmam-Hatip Lisesine gidiyordu. İlkokula beraber gittiğimiz, mahallenin tozlu ve çamurlu yollarında beraber top koşturduğumuz arkadaşlarımızla birlikte bizi sınava hazırladı. Kısa süreli de olsa bir hazırlık yapmıştık. Sınavı mahalleden sadece ben kazanmıştım. Artık hayatıma, varlığıma ve şahsiyetime yön verecek olan ve her daim onur duyacağım bir İmam-Hatipli de ben olmuştum.

 

İmam-Hatip Lisesi evimizden baya uzaktı. Her gün yaklaşık üç buçuk kilometrelik yolu mahallemizdeki diğer arkadaşlarla birlikte genelde yürüyerek gider ve gelirdik. İlkokuldan beri başlayan erken mesaimiz hayatımız boyunca devam etti. Artık sabahın insana tatlı gelen uykusundan mahrumduk. Öğle de olmalıydı zaten. Sabahları annemin söylediği manilerle, bazen saçlarımızı okşamasıyla ve bazen de onun aceleci tavırlarıyla uyanırdık uykularımızdan.

 

90'lı yılların sonlarıydı. Dört yıl olan lise eğitimi aniden üç yıla inince beklenmedik bir şekilde mezun olacak öğrenciler arasında bulduk kendimizi. Abilerimizin mezuniyeti için hazırlanırken, kendi mezuniyet albümüzü oluşturduk. İçinde yadedeceğimiz nice anılarla birlikte. Bu yıllarda ülkemizde zorlu bir süreç yaşanıyordu. Bu süreçten en çok etkilenenler İmam-Hatipliler olarak bizlerdik. Nihayetinde bir İmam-Hatipli olarak mecburen İlahiyat okumak zorunda kalmıştık. Bu zorundalık şimdilerde kabullenmeye dönüşse de, bir yanımızda hep hayallerimiz kaldı ve biz onları da yaşatmaya devam ettik hep hasretle...

 

Kimilerimiz bizler kadar şanlı değillerdi. Liseden sonra yaşamaları gereken başka bir hayatla karşı karşıyaydılar. Hem de hazırlıksız yakalandılar. Çok yanımızı yitirdik o yıllarda. Duygularımızı, hayallerimizi, aşklarımızı, organlarımızı ve dahi bazı dostlarımızı da yitirdik biz, acı da olsa. O sert  esen rüzgârlar hazan mevsimine hazırlıksız yakalanan bizleri çabucak savurdu farklı diyarlara...

 

Derken üniversiteyi de bitirdik. Mecburen gitmek zorunda kaldığımız fakültelerden hayallerini yitirenler olarak mezun oluyor, ancak şükrümüzü de eda etmekten geri durmuyorduk. Ben üniversiteyi kışları soğuk bir şehir olan Erzurum'da tamamladım. Sabahın seher vaktinde eksi otuz derecelerde buz tutan şakaklarım, bedenime işleyen sert soğuklar bile üşütmüyordu beni ve benim gibi bir çoklarımızı. Yüreğimizi donduran yaşanmışlıkların, gözyaşlarının, adaletsizliklerin, mağduriyetlerin, kilitlerin ve engellerin yanında...

 

Fakülteden sonra bizlerde bir hayata atılmak zorundaydık. Zaman bizi gurbetin esaretine mahkûm etti. Kendisini terk etmek istediğimiz diyardan gittik, lakin ne kadar dönmek istesek de bir daha geri dönemedik nedense...

 

Hayatımın her döneminde annemin beni yeniden erkenden kaldırmasını bekledim hep. O nasıl bir kadındı ki her sabah erkenden kalkar, istisnasız kahvaltı hazırlar, bizler kadar çok sevdiği ve büyüttüğü ahırdaki hayvanlarını doyurur, çamaşır-bulaşık yıkar, bahçeye gider hasat yapar, öğle, akşam demeden gününü tamamlardı. Anemin hazırlamış olduğu kahvaltı da en çok bulunan yemek bulgur pilavıydı. Bazen bol tereyağlı, bazen salçalı ve bazen de sebzeliydi. Ben çocukluğumun ilk yıllarında sade olanını daha çok severdim. Yanında da çay olunca eşsiz bir lezzetti. Hele bir de kardeşlerin muhabbeti de eklenince sabahın o erken saatlerinde dahi tadı bir başka olurdu. Lise hayatında belki de yatılı okuduğum sürede pirinç pilavıyla daha çok hemhal oldum. Bizim evde pirinç pilavı çok nadiren yapılırdı. O yıllarda pirinci bulgura nazaran daha çok tercih eder hale gelmiştim. Zaman zaman anneme de sitem ederdim, neden pirinç değil de bulgur pilavı yapıyorsun diye. Üniversiteli yıllarda ise kendim yapar olmuştum pirinç pilavını.

 

Şimdilerde kıymetini sonradan anladığım mazide kalmış günlere doğru yol almakla geçiyor zamanım. Kitaplarımın, defterlerimin arasında biriktirdiğim takvim yapraklarını okudukça, kurumuş gül yapraklarını tekrar tekrar kokladıkça, yüreğimin en müstesna yerinde sakladığım yaşanmışlıklar, gitmek isterken şimdi bir türlü geri dönemediğim memleketim ve lezzetinin farkına yıllar sonra vardığım "Bulgur Pilavı" geliyor aklıma...

 

Kahvaltıyı unuttuğumuz, öğleni geçiştirdiğimiz ve akşamında zor bulduğumuz aperatif şeylerle ömür geçirir olmuşuz zamanla. Her şeyimizi makinalara emanet etmişiz. Artık ellerimiz ne bulaşık ne de çamaşır yıkar olmuş. Hatta kuruması için güneşe astığımız emeklerimizi, çilemizi dahi makinalara atar olmuşuz. Bitmek bilmeyen arzu ve isteklerin peşinde koşmuşuz. En güzel ziyafetlere, nimetlere de ermişiz zamanla! Buna rağmen mutsuz, huzursuz ve doyumsuzuz. Hiç tadı ve tuzu yok hayatın…

 

Biliyor musunuz? Yemekleri bulgursuz yiyemiyorum artık. Belki annemi ve ailemi, belki o kahvaltılardaki muhabbeti ve samimiyeti, belki masumiyeti ve sıcaklığı, belki dostluğu ve kardeşliği, belki ideallerimi ve hayallerimi özlediğimden midir bilmiyorum ama yemekleri “Bulgur Pilavı” olmadan yiyemiyorum artık.

 

Anahtar Kelimeler: BULGUR PİLAVI